• Meczûpnâme,  Yazdıklarım

    Aşk’a Matem Düştü – Bölüm 1

    Kutlu bir vuslatın başlangıcı mı bu?Hazin bir yanılgının öyküsü mü?Sıladan gurbete düşünce yollar,Ne sorarsan sor, hazin tüm sonlar… Derin bir seyir tutturmuştu gözleri. Acı, birazda heyecanlı zifiri karanlıkta ilerlerken ay ışığının yansımalarıyla çizgi çizgi yol şeritlerinde kalıyordu göz bebekleri. Haftalardır zihnindeki gidiş planını gerçekleştirmenin uyandırdığı sevinç, ruhuna tatlı bir zafer hissi veriyordu. Henüz kaderinin karanlığına ilerlediğinin, nelerin beklediğinin farkında olmadan. Hemen önündeki koltukta oturan altmış yaşlarında ağarmış saçları ve soluk benziyle yüzünde yıllanmış bir burukluğun yer tuttuğu, karanlığa hazin hazin dalıp giden, yarı uykulu haliyle mücadelesini sürdürerek izlemeye devam eden adam az çok kendisinin bile anlamlandıramadığı sevincini bozmasına neden oluyordu taki hostes mola anonsunu geçene kadar. Otobüsten indiğinde sanki fön makinası tutulmuşçasına, nemli ağır bir hava hissetti yüzünde. Yazın en derin, yöreye alışık olmayan yolcuları rahatsız edecek mevsimin ortalarıydı. Canı soğuk birşeyler istese de, beyni onu çay içmesi için ikna etmişti çoktan. Açık balkonu ve şirin tentesi olan insanı yoldan alıkoymaya şartlanmış bir tesisti Yeşil Konak. Misafirlerini ilk olarak semaverde çayın baş döndürücü kokusu karşılıyordu. Beyni zorlasa da çaya olan isteksizliğinden vazgeçirmeye yetiyordu Onu. Çayını alıp balkondaki boş bir masaya…

  • Meczûpnâme,  Şiir

    Eylül Kaçağı, Çocuk…

    Hayatın yeşil mecralarında değil,Saçlarımın ağarmış ücralarında dolaşmalısın…Yoksa anlayamazsın,Beyaza çalmamışken daha siyahların,Söyle beni nerden tanırsın? Katil bir Eylül’ün aşığıyım ben,Çocuk! Zorlama kendini,Anlamazsın…Yağmurdan kaçmalısın evvela,Mesela; Ekim yarısında vurulmalı düşlerin,Belki o zaman anlarsın…Gönül hücrende işkence görmemişken,Kan tükürmemişken örneğin,Sırtında zincir izleri kırılmamışken,Tırnakların dökülmemişken,Duvarları yumruklamaktan…Nasıl anlarsın beni? Zor…Tutuklanmalısın bir de,Bizzat özgürlüğünün kollarında,Yasaklar çiğnemelisin,Bir nefes hayata tutunarak…Nerden bilirsin? Aşkı silmiş sandığın yüreğimin,Aşka nasıl esir düştüğünü,İçimde olmadan,Ben olmadan üstelik, Göremezsin! Ve görme de…Yalındır tüm cümlelerim,Her harfinde asırlarca acı gizli,Ki ben iyi ifade ederim,İnanma,Külliyen yalan! Tanıyamazsın sen beni çocuk,Aynı dilin,Farklı lisanlarını konuşuyoruz…Ne devrimci,Ne faşisttir sevmelerim,Devrik bir yanılgı sadece,Bütün sevdiklerim…Ben Eylül kaçağıyım çocuk,Ahir zamanında soluğum,Tüm üniformalılardan korkarım,İşte; Bundan yorgunluğum…Boynumda bir vebaldir dün,Bakma; mağrur, suskun duruşuma…Narinliğimin mimarıdır, pişmanlıklar…Kördüğüm olmuşum işin özü,Beni çözemezsin…Ne söylediklerimin hükmü var,Ne de gerçektir kimliğim…Yargısızım,Ayaklar altında sürünür tüm inançlarım,İhtilal olmuş kanunların çöküşüyüm,Bilemezsin…Ey çocuk! Acıyı tanıdım sanıyorsun ya hani,Sen kıyısından geçerken acı bildiğinin,Ben dalgalarında kulaç atıyordum…İşte bundan,Bundan erken olmuşluğum..  

  • Kitap

    Dem (Bir Telli Baba Romanı)

    Âşk… Günümüzün neredeyse basitleştirilmiş, dillere sakız edilmiş üç kelimesi. Sorsanız insanlar âşkı her daim ararlar, lakin sandıkları âşkı bulduklarında ise köleleştirmeye çalışır, benleştirmeye çalışır insan nefsi ne garip… Netice olarak köle bulunur ama, âşk bulunmaz. Sonuç sadece bir sosyal kölelikten ibaret. Yüreği güzel insanlar, âşk olsunlar her dem, âşkla olsunlar. Ey şuan okuyan güzel dost dünyada ne kadar yaşarsak yaşayalım gerçekten şöyle dönüp baktığımda biz iyi ruhlar için sanırım sadece güzellik yeri, yardım yeri, iyilik mekanı, konup hayırla vazifemizi tamamlayıp sonsuzluk alemine gideceğimiz yer burası, bu mekan huzur dolmalı, iyiler dolmalı, umut ve yüreği gül yaratılmışlarla dolmalı…. İstanbul, Âşk-ı İstanbul… Bilmem ne kadar zamandır, ne asırdır âşkı arayanların uğrak hanı, çile hanesi olmuş şehir, aşkın mabedi, manası, deryası İstanbul. Bende yeri, yerli yersiz, ne zaman ansam, görsem, özlesem âh diye ahûyar diye hayallerimde meczupça eğleştiğim İstanbul… Sen hep âşk’a âşk oldun, ev sahibi oldun. Âşk’ın kimsesizlerinin kimsesi oldun. Yüreklerdeki o dünya büyüklüğünün terazilerinde kıyaslanamayacak, dert taşıyıcılarının ana kucağı oldun İstanbul. Dertlere derman oldun zahirde dermansız görseler bile. Biz razı olduk, Allah’ta senden razı olsun… Evet kıymetlim kısa bir iç dökümü…

  • İnceleme,  İslâm

    İslâm’a Göre Arkadaşlık Nasıl Olmalı ?

    Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla… Bilindiği üzere insanoğlu, sosyal bir varlıktır; tek başına hayatını idâme ettirmesi, yalnız başına hayatta kalması asla mümkün değildir. Bu nedenledir belki, Allah azze ve celle daha Âdem aleyhisselam’ı yaratır yaratmaz kendisi ile ünsiyet kurup kaynaşması için eşi Havvâ’yı yaratmıştır. Yaşadığımız şu hayat, hep tek bir minval üzere sürüp gitmez; tıpkı mevsimler gibi sürekli değişir. Bazen acı, bazen tatlı; bazen iyi, bazen kötü olur. Bu nedenle, bu acı veya tatlı günlerimizi bizimle paylaşacak dostlara ve arkadaşlara ihtiyacımız vardır. İnsanoğlunun arkadaşsız yaşayamayacağını bilen Rabbimiz, arkadaş edinmeyi meşru kılmış ve bu çerçevede arkadaşlıkların nasıl olması gerektiğini, kimlerle dostluk kurulup-kurulmayacağını, dostluğun hangi sınırlar içerisinde olması gerektiğini kitabı ve peygamberi vasıtası ile bizlere anlatmıştır. Biz bu yazımızda çok etraflı olmasa da ana hatlarıyla İslam’da arkadaşlığın nasıl olması gerektiğini anlatmaya çalışacağız. Yardım ve başarı yalnız Allah’tandır. 1- Arkadaşımız Nasıl Olmalı? Sahabe-i Kirâm, bir ara Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e “Yâ Rasulallâh! Acaba hangi arkadaşımız daha hayırlıdır” diye soru sormuşlardı. Bu soruya Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şu üç özelliği zikrederek cevap verdi: مَنْ ذَكَّرَكُمْ بِاللهِ رُؤْيَتُهُ، وَزَادَ فِي علمكُمْ مَنْطِقُهُ وَذَكَّرَكُمْ بِالآخِرَةِ عَمَلُهُ. *Görüldüğünde size Allah’ı…